Bir kurban bayramı sabahıydı yine Veli’nin mahallesinde. Başına gelecekleri bilmesine ve gece geç yatmış olmasına rağmen, “bugün bayram” diye garip bir mutlulukla başladı güne. Her bayram olduğu gibi bayram namazı vaktinden tam iki saat önce uyandırmıştı babası Veli’yi ve her kurban bayramında olduğu gibi ne giyeceğini bilemedi gardrobu açtığında Veli. Bayramlıklarını mı giymeliydi yoksa eski bir şeyler mi? Annesinin talimatı imdadına yetişti “Namaza giderken, dolaptan bir şeyler giyiver de, gelince şu çamaşır sepetinin üstüne koyduğum eski kıyafetleri geçiriver üstüne.” Veli sorgulamadı. Sabah sabah böyle ağır bir karar vermeye uğraşmaktansa, gün içinde üç kere kıyafet değiştirmek şüphesiz daha kolaydı. Dolabın başında durdukça duruyor, kaşındıkça kaşınıyordu uyku mahmurluğuyla. Pantolon seçmek kolaydı. Hemen alıverdi mavi kotunu gardroptan. Sanki mavi olmayan bir kotu varmış gibi yaptığı tercihle gurur duydu. Şimdi işin en zor kısmı başlıyordu. Üstüne giyeceği kazağın resimsiz olması gerekirdi, her ne kadar onun üzerine de mont giyecek olsa. Ola ki gören olurdu. O küçücük resmi montun aralanmış önünden zorla görüp, sabah sabah babasına bunu yetiştirecek bir işgüzar zaten kendi kontrolünün tamamen dışında geçen bu bayram gününü hiç istemeyeceği bir kara güne dönüştürebilirdi. Geçen sene bir bayram namazı çıkışı olduğu gibi… Oğlu liseden terk etmiş adını bile bilmediği bir mahalle amcası, saçı ve sakalı yüzünden mühendislik fakültesinde okuyan Veli’nin yanağını tokat atar gibi okşayıp “Ne lan bu saç sakal birbirine karışmış?” diyerek, Veli’yi babasının yanında küçük düşürmüş, baba ve oğul arasına bu güzel bayramı zehredecek bir nifak sokmuştu. Gerçi Veli de bu salvo karşısında çaresiz ve zayıf durmamış, kendisinden hiç beklenmeyecek bir hazırcevaplılıkla “Senin oğlan nerede Rıfkı Amca, uyuyakaldı herhalde!” deyivermişti adamın adının Rıfkı olmadığını bile bile.
Veli kıyafetlerini hazırlamış abdestini alırken, babası çoktan günlük kahverengi kadife pantolonunu altına geçirmiş, lacivert montunu, hemen altına giydiği beyaz atlet, mavi gömlek, bordo kazak ve gri süveter üstüne çekmiş, siyah beresini de kafasına takmıştı. Veli’nin abdest almakla meşgul olduğunu göre göre, “Hadi hadi acele et, yer kalmayacak içeride, bu soğukta dışarıda mı kalmak istiyorsun?” diyen baba, Veli’nin “Allah aşkına adamı sıkboğaz etme baba, daha iki saat var zaten namaza.” cümlesini kurmaya başladığından beri hemen her bayram bir şekilde denk getirip, kendisiyle hep abdest alırken konuşmaya uğraşıyordu bu mevzuu. Aslında tam da bu yüzden hiç uğraşmıyordu. Evden çıkarken son bir darbe indirip Veli’nin sinirlerine, “Yanına seccade almayı unutma, dışarıda falan kalırsın neme lazım” deyiverdi babası. Veli’nin içine kurt düşmüştü bir kere, camide yer olduğunu bile bile yanına seccade aldı Veli, “dışarıda kalırsam” diye.
Bayram namazının en güzel tarafıydı bu vaaz zamanı Veli için, bu güzel anı mahvetmemek için duvar kenarı olmayan bir yere oturmalıydı. Zira orada nefsine hakim olamayıp yaslanıp uyuyabilir, abdestinden de namazından da olabilirdi. O da daha beşte biri bile dolmamış olan caminin ön saflarından birinde, hocanın ve babasının kendisini göremeyeceği bir yerde safını tuttu, dizini kırdı oturdu. Hoca’nın sözleri Veli’ye tatlı bir ninni gibi geliyordu. Bir yandan vicdan azabı çekmemek için hocanın bazı söylediklerini aklında tutmaya çalışıyor, içinden bunları tekrarlarken bu kez ninniyi söyleyen kişinin artık kendi olduğunu görüyor, gözlerini yavaşça kapatıyor, isminin de verdiği gazla, Allah’la arasında özel bir bağ olduğuna kendini inandırıyor ve kah hocanın sözlerinin kah kendi tasavvurlarının eşliğinde hülyalara dalıyordu. İşte tam bu anlardan birinde, mesleğinin erbabı olan hoca efendi aşka geliyor, uyuyan müminleri uyandırmak için bir anda sesini yükseltiyor, onun da yetmediğini görünce, herkesin hemen yanındaki kişiyle musaffa etmesini (sarılıp kucaklaşmasını) istiyordu. Hocanın görüş alanındakiler bu isteği yerine getirseler de, caminin diğer bölmelerindekiler bunu pek uygulamıyorlardı. Veli’yse bunu her duyduğunda, hocanın görüş alanında olmamasına karşın tertemiz duygulara bürünüyor, musaffa etmek için ürkekçe iki yanına dönüyor, iki yanındaki kişinin de buna meyli olmadığını görünce bu tertemiz duyguları sönüveriyordu. Bu tipik bayram namazı edasında birkaç senedir eksik olan bir şeyler bu sene canını biraz daha sıkıyordu ömrüne eklediği yeni acılarla Veli’nin. Bu camide amcasının gülen gözlerine rastlamadığı sekizinci bayramdı Veli’nin, dayısıyla hiç bayram namazı kılmamıştı ama dayısız geçireceği ikinci bayram da kapıdaydı. Veli, o an babasının yanına oturmuş olmayı istedi bu bayram namazında. Veli bu hüznü böyle yaşadığına göre, kim bilir babası ne kederler içinde kavuşmuştu bu bayrama da. Bir an yerinden kalkıp babasının yanına gitmeyi ve onun gözlerinde amcasını ve dayısını bulmayı, öte yandan da bencilliği bırakıp, babasını “Onların yerini dolduramam ama bak ben hala buradayım” deyip teselli etmeyi istedi. Sonra bu kalabalıkta bu işe kalkışmanın manasız olduğunu gördü ve bundan vazgeçti.
Veli nihayet bayram namazını bin bir karışık duygu ve bir parça da olsa huzur içersinde kıldıktan sonra bütün tembellik hücrelerini işleme sokarak eve girdi ve oturma odasındaki koltuğun üzerine kendini atıverdi. “Ne kadar kestirirsem kardır“diyordu akşam kaç saat uyduğunu hesaplamaya çalışarak. Sonra annesi geldi içeri ve Veli’yi uyandırdı. Veli uyanır uyanmaz doğruldu ve kaşlarını çatıp, “geldi mi kurban?” dedi. Annesi, “Oğlum kaç defa söyleyeceğiz, artık kapımızın önünde kurban kesmemiz yasak oldu, mezbahaya gideceksiniz, orda hemen kesip biçiyorlar hayvanı kasaplar, siz sadece başlarında bekleyip, eti pay edip geleceksiniz.” deyince, Veli bir an sevinecek oldu ama bu sefer de kapının önünde yaşadıkları o tatlı telaşlar aklına geldi ve sonuç olarak Veli bu durumdan da memnun olamadı. Her şey nasıl da acımasızca değişiyordu. Tam alışmaya ve küçük yeğenlerin büyümesiyle angarya işlerin başkalarına devrolunduğu bir anda bu klişeden vazgeçiş niyeydi sanki. Bir an o efsanevi replikler canlandı Veli’nin koca kafasında. Bilecikli Kasap Hüseyin Ağabey “Vekilin olup kurbanını kesem mi?” diyor, Veli’nin babaannesi her sene biraz daha yaşlanan yüzüyle, her sene sektirmeden aynı gülümsemeden kendini alamıyor ve her sene “Kes” diyordu. Veli hep bu anlarda “Acaba biri “kesme” dese ne yaparlar?” diye düşünüyor, diğerlerinin “kesme” diyene “Of abi ya, amma yaptın şimdi, laf mı seninki de” deyip hep beraber gülüştüklerini hayal ediyor, sonra da kendi kendine kızıp, “Ulan şurada hayvancağız canını veriyor, benim yediğim naneye bak” diye içinden kendisine söyleniyor ve görmeye dayanamadığı bu kesme işleminde ya başını çeviriyor, ya da fırsatını bulursa oradan kaçıp gidiyordu. Sonra kesimin hüznü ve gerginliği yatışınca, dev kurbanın parçalara ayrılma işlemi başlıyor ve Veli bütün ayak işlerinde yer alıp, kah avludaki kanı temizliyor, kah derinin rahat yüzülmesi için deriyi yüzenin işini kolaylaştıracak şekilde hayvanın bacağını tutuyor, kah kesim işleminin aktörlerine çay taşıyordu bu kesim işleminin de kurbandan sonra ikinci figüranı olarak. Veli’nin koca kafasında bütün bu hayaller canlandıkça yeni yeni replikler beyninin mazi bölmesinden dışarı çıkıyordu: “Bizim çabuk oldu, erken kesildi”, “Millet işini bitirip evlerine bile taşıdı etlerini”, “Ama biz iyice parçalayıp da bırakıyoruz”, “O naylonu atmayalım, yıkayalım bak iyi geliyor üzerinde et kesmeye”, “Veli bunlar dördüncü kata”. Bu sahnelerde amcası hep susuyordu ve arada bir yapılan esprilere birdenbire ciddi yüz ifadesini bozup gülüveriyordu. O yüzden ki, herkes yaptığı her espriden sonra onun yüzüne bakıyor, o gülünce seviniyor, adeta esprisinin tescillendiğini hissediyordu. Bazı esprilerin hiç de komik olmadığını ve neredeyse yersiz olduğunu anımsayan Veli, espriyi yapanın, amcası gülmediğinde nasıl bozulduğunu dün gibi hatırlamakta iken annesi yan odadan seslendi Veli’ye. Veli, uzanmıştı ve neredeyse bu güzel rüya eşliğinde tekrar uyumak üzereydi. Sonra bunların anıdan öteye geçemeyeceğini bildiği için gitti yüzünü yıkadı. Annesinin hazırladığı eski kıyafetleri giymeliydi, hayvanı kesmeyecek olabilirdi ama ne de olsa mezbahaya gireceklerdi. Belki el sürmesi gereken bir iş olurdu kim bilir. Annesinin çıkarttığı eski kıyafetlerin arasında dayısının artık üzerine olmadığı için verdiği yeşil ve iyi markalı ama eski kazağı gördü. Kazağı oradan alıp dolaba koydu. Üzerine yeni bir kazak giydi. Tam kapıdan çıkacakken Veli’nin üzerindeki kazağı gören annesi, “Oğlum, yepyeni kazağını giymişsin” dedi. Veli bu söze “Anneciğim kirletmeyeceğim söz” demekle yetindi. Arabanın anahtarlarını buldu. Ve aşağı inip arabayı çalıştırdı.
***
Mezbahadaki beyaz önlüklü amcalar kurbanı kestiler ve biçmeye başladılar. Onlar kestikçe, Veli, “Her şey aynı kalaydı da bütün işi ben yapaydım” diye geçirdi içinden. Ama artık bu bir boş hayaldi ve Veli kasapların işlerini bitirmelerini beklemeliydi.
El Sahibi Hendese

çok ğüzel
uzun zamandır böyle güzel bir şey okumamıştım çok güzelmiş gerçekten ellerinize sağlık iyiki buraya yazmışsınız…
Beğeninizi ilettiğiniz için çok teşekkür ederim…
devamını bekliyoruz:)